“Çalışan biri olarak güne nasıl başlıyorsunuz? Dikte edilen güne uyanıp toplantılarınıza uygun görülmüş kıyafetleri giyiyor,sunuz. Canınız şöyle güzel bir kahvaltı yapmak istiyor.
Koyu ve sert bir kahveyle uykusuz görüntüyü silmek için zifte benzer bir sıvıyı mideye indiriyor, hiçbir zaman huzurlu ve sakin bir ruh haliyle binemediğiniz toplu taşıma araçlarına koşuyor, sizin olmayan bir kimliğe bürünüp tüm gününüzü bu eğreti şeyle geçiriyorsunuz.”
Evet, aynen böyle ne yazık ki! Kahvaltı şimdilerde alelacele
yaptığımız, krallar gibi yiyeceğimize fakirler gibi yediğimiz, atıştırmalık
gevreklere kurban ettiğimiz, poğaçalara yüz verip çay-simit ikilisinden bıkıp
usanmadığımız bir öğün hâline geldi. Tam da Kafka’nın anlattığı gibi…
Uzaklarda kahvaltı
Uzak geçmişte yani dört bin yıl önceki Hititler döneminde
gün içerisinde genellikle iki öğün yemeğe rastlanmaktadır. Kahvaltı olarak
yenen ilk yemek doyurucu özelliklidir, çünkü yapılacak iş çoktur. Yine de günün
ana yemeği yani naptanu gal birçok uygarlıkta olduğu gibi ikindi vaktinden
sonra yenen yemektir.
Uzaklardan bir başka medeniyette; fethettikleri toprakların
yemek kültürünü ülkelerine taşıyıp zengin bir mutfak kültürü oluşturan Roma
İmparatorluğu’nda da günün ana öğünü akşam yemeğidir. Kahvaltı ve öğlen yemeği
hafif ve çabuk yenen öğünlerdir. Genellikle topluca oturulmayan bu yemeklerin
aksine akşam yemeği yemek ve şarapla birlikte sohbetin (convinium) tadına
varılan bir olaydır. Ardılı olan Bizans İmparatorluğu’nda da bu durum
değişmeden devam eder; yemekler üç öğünde yenir ve akşam yemeği hepsinden
önemlidir.
Çağdaş toplumlara doğru gelirsek yeme-içme kültürünün
uluslar için önemi farklı göstergelerle ortaya çıkar. “Bir İngiliz işçisinin
içtiği ilk sıcak şekerli çay önemli bir tarihsel olaydır, çünkü bütün toplumun
geçireceği dönüşümün, toplumsal ve ekonomik bakımdan topyekûn yeniden
biçimlenişinin göstergesidir.” der Mintz. Bu bağlamda çay, Türk kültüründeki
kahvaltı alışkanlığının değişimine güzel bir örnektir. Kırsal alanlarda
sabahları kahvaltı sırasında sıklıkla tüketilen çorba, günümüzde yerini
neredeyse tamamen çaya bırakmıştır. Çay, artık sabah kahvaltılarımızın
geleneksel kültür ürünü hâline gelmiştir.
Tahta’l-kahve
Bizden devam edecek olursak; Eski Türkçede tutguç olarak
geçen kahvaltının Türklerde hemen her zaman önemli bir yer tuttuğunu görürüz.
Çünkü bozkır koşullarında yaşayan insanlar ayakta kalmak için güçlü olmak yani
iyi beslenmek zorundaydı. Fakat metinlerde geçen tutguçun bugünkü anlamda bir
kahvaltı olmadığını aklımızdan çıkarmamalıyız. Akşamdan kalan yemekler,
besleyici özelliği bol, günümüzde kahvaltı için ağır sayılan yiyecekler o
günler için gayet normal kabul edilip afiyetle yenirdi.
Yapılan araştırmalarda Türkmenlerin eskiden düğün yemeği
olarak yaptıkları çilli yemeği ile benzer bir yemek olan üzümlemenin Kayseri’de
de yapıldığı görülmüştür. Çok eskiden beri bilinen çilli yemeğine çirli de
denir ve Orta Asya’dan geldiğine inanılır. Nitekim bugün Orta Asya Türklerinde
sabah kahvaltısında çaya şeker yerine kuru üzüm, erik kurusu, çir (kayısı
kurusu) katılarak çay yapılır ve bu çaya çirli çay denir.
Osmanlı mutfağında fütur ta’âmı, safralık, caşîriye olarak
da adlandırılan kahvaltıda genellikle süt ürünleri tüketilirdi. Mesela, II.
Bayezid’in sabah namazından sonra kaymak, bal ve peynir yediğine dair kayıtlar
bulunmaktadır.
Fatih döneminde günde iki öğün yendiği bilinir ve bu âdetin
İstanbul’un alınışından yirminci yüzyılın başına kadar hemen hiç değişmeden
süregeldiği söylenebilir. Hemen belirtelim ki, o zamanki sabah yemeği
bildiğimiz kahvaltıdan çok farklıdır. Bu kahvaltıdan ziyade doyurucu ve tok
tutucu bir sabah öğününe benzer. Sabah yemeği insanı akşama kadar tok
tutmalıydı, çünkü ikinci öğün olan akşam yemeği hava kararmadan hemen önce yani
ancak ikindi namazından sonra yenmekteydi.
Hepimizin bildiği gibi kahvaltıdan sonra kahve içilmesi
“tahta’l-kahve-kahve altı” sözüne yol açtı ve bu terim 17. yüzyılda iyice
yerleşti. Bu durum kahvenin özellikle de sabah kahvesinin 16. yüzyılın
ortalarından itibaren ne kadar yaygınlaştığını göstermesi açısından oldukça
ilginçtir.
Osmanlı döneminde halkın kahvaltısı; mevsime göre içine
ekmek doğranan çorba, yoğurt, kavun veya salatalık gibi meyve sebzelerden oluşur.
Aynı dönemde hâli vakti yerinde olanların kahvaltı sofrasında ise; bunların
yanı sıra zeytin, bal, kaymak, reçel ve peynir çeşitleriyle börek ve çörekler
olurdu.
Bazı kış sabahlarında sokaklarda satılan sıcak paludeler
içilirdi. Bugünkü anlamda meyveli pelte diyebileceğimiz bu nişastalı tatlının
üzerine toz zencefil, tarçın ve gülsuyu serpilip fincanla satılırdı.
Kahvehanelerde veya gezici sokak satıcılarında satılan bu pelte kışın favori
kahvaltılarındandı.
II. Mahmud’un saltanatıyla başlayan Batı etkisi Osmanlı
Devleti’nde sofra adabı ve beslenme alışkanlıklarında da değişime neden
olmuştur. Dönemi anlatan bir kaynakta Sultanın yeme-içme alışkanlıkları
anlatılırken günde iki kez yemek yediğinden, birinin sabah on birde, diğerinin
ise günbatımında olduğundan bahsedilir. Ayrıca Batı tarzı masaların,
tabak-çanak, çatal-kaşık takımlarının da bu dönemde yayıldığı bilinmektedir.
Anadolu’da yaz mevsiminin sabah kahvaltısında eskiden pilav
yenirken günümüzde zeytin peynir, çay ilk sırada yer almaktadır. Kış mevsiminin
sabah öğünlerinde ise, eskiden pilav, bulamaç, peynir, ayran, dolaz, höş, sütlü
çorba, sütlü pilav yenirken günümüzde çay, dürüm, peynir, tereyağı, yumurta,
zeytin yendiği görülmektedir.
Bildiğimiz bir diğer ayrıntı ise, sabah yemeklerinde genellikle
akşamdan kalan bir çorbanın bulunduğu, yoksa da sabah taze bir çorba yapıldığı
yolunda. Şimdilerde büyük şehirlerde hâlâ sabahları (hele hele karlı kış
sabahları) bir tas çorba içerek işe giden pek çok kişi vardır desek yanlış
olmaz herhalde.
İnsanlar ister akşamdan kalan yiyecekleri yesin, isterse
mükellef bir kahvaltı masası hazırlasın bence önemli olan bu öğünün sağlık
açısından yararını bilmek ve asla es geçmemek. Ne kadar acelemiz olursa olsun!
Tolunay Sandıkcıoğlu

0 yorum:
Yorum Gönder