Geçenlerde sevgili dostlarım ile beraber bahçede oturmuş akşamüstü güneş batışı keyfi yapalım dedik. Elimize birer kadeh şarap alıp, Tire’nin eski tulum peyniri ile hangi Fransız peyniri benzer tartışmasını yaparken, hayali bir Fransa yolculuğuna çıktık…
Nice, Eze, Antibes derken; "Niye olmasın" dedik…
İstanbul en sıcak ve nemli günlerini geçiriyor, biraz uzaklaşsak hiç fena olmaz
düşüncesiyle karar alındı, hemen uçak biletleri ve otel araştırmaları yapıldı!
Hangi şehirler ve köyler gezilecek, nerelerde yemek yenilecek, şarap ve peynir
tadımları yapılacak kararları alındı.
Yemek yenilecek bölgelerde benim tecrübem, şarap tadımı
yapılacak bölgelerde Burçak'ın tecrübesinden faydalanıldı, çünkü kendisi
ülkemizin ilk sertifikalı sömalyesi oluyor bu arada! Hazırlıklar ve yolculuk
heyecanı, bizleri iyice sardı… Valizler hazırlandı, haritalar ve notlar çantalara
atıldı ve ver elini Nice!
Uçak yolculuğu rahat ve keyifli geçiyordu ki, yemek servisi
başladı. Sabah uçağı olduğundan, mis gibi kahvaltılıklar dağıtılmaya başlandı
ki, benim önüme somonlu bir omlet konuldu! "Aman Tanrım" deyip,
"sabahın köründe somonlu omlet nasıl yenilir" diye düşünürken, baktım
arkadaşlarımın önünde reçeller, poğaçalar ve peynirler... Bana niye böyle bir
eziyet derken, hostes izah etti: "Biletiniz alınırken deniz mahsulleri
sevdiğiniz yazıldı." Bu cevabı aldığımda, oğlum Paskal Bey'in oyununa
geldiğimi anladım ve düşündüm: Denizden ne çıkarsa yiyenlerdenim, ama sabahın
köründe değil! İntikam soğuk yenilen bir yemektir derler, elbette sıra bana da
gelecek…
Nice havaalanına indiğimizde, Akdeniz'in kokuları sardı
bizi. Otele yerleştikten sonra, ver elini Nice sokakları... Saat başı kahve ve
kruvasan molası verip, akşamüstü saatlerinde şarap-peynir keyfine başladık. İlk
günün akşamında Burçak'ın Nice'li dostları bizi misafir etti. Eski Nice
sokaklarından birinde "Cafe des Arts" isimli restoranda ilk akşam
yemeği deneyimizi yaşadık.
"Moules mariniere"le (midye) başlayıp, kaz ciğeri,
"farcis niçois", Provensal sebzelerle devam ettik. Salyangoz
(escargot) denemeye çalıştık ama başaramadık. Şaraplar ve midyeler şahane,
"farcis", Nice şehrinin milli mezesi, sebze üstü veya sebzenin içinde
ufak köfteler. Çilekli milföyle yemeğimizi bitirdik.
Gecemizi uzattıkça, şehrin renkleri değişmeye başladı.
Elbise değiştiren koket bir kadın gibi. Işıltılı renkler, kokular, gökyüzünü
cennete çeviren havai fişekler ve şehrin her köşesine yayılan caz müziği...
Şansa bak, meşhur "Nice Caz Festivali" bizim yolculuk tarihiyle aynı
günlere denk gelmişti! Bütün dünyadan müzisyenler şehre gelmiş, hakiki bir
festival dönemi! Gündüz saatlerinde şehrin meydanlarında caz başlıyor, sabahın
ilk ışıklarına kadar devam ediyordu…
Nice'e gelmişken, "Lenotre" pastanesine uğramadan
olmaz! Trüf, makaron ve kruvasanın en lezzetlileri burada. "Lac"
pastanesinde çikolata ve makaron deneyimi ve "Gioffredo" da sabah
kahvesi... Sahil boyunca yüzlerce kafe ve restoran var ama oralara hiç
uğramadık. Çok turistik ve kalabalık yerlerden fazla hoşlanmadığımızdan...
"Promenade des Anglais", Nice şehrinin
kilometreler boyunca uzanan sahil yoluna verdikleri isim. Bu sahilde farklılık
yaratan tarihi otel "Negresco" bulunuyor. "Negresco"da
konaklamak, geçmiş yüzyıllara götürüyor. Otelin kapısından geçmek, zaman
tüneline giriyor gibi bir his bırakıyor. Biz yine de bugünlere dönüp, yeni
lezzetler keşfetmek için yollara koyuluyoruz.
Arabamızı kiralayıp, Gourdon'a gidiyoruz. Eski taş
binalarıyla, şatosuyla, ufacık bir kasaba. Kış aylarında kimse yaşamıyor. Yaz
aylarında kış uykusundan uyanıp, turistlerle canlanan bir güzele benzettik.
Köyün girişinde keşfettiğimiz dondurma dükkanının sahibini 15 dakika
bekledikten sonra, tadı damağımızda kalan muhteşem dondurmalarından denedik.
Kahvemizi köyün kahvehanesinde içtikten sonra, Gourdon'dan
yola çıkıp Provans köylerini keşfe devam ettik. Lavanta tarlaları ve üzüm
bağları arasından geçerek "Tourettes Sur Loup" kasabasına vardık.
Menekşelerin hakim olduğu bu Provans köyünde her şey o kadar doğal ve huzurluydu
ki, insanların hayatı sanki ağır çekimle ilerliyordu. Menekşe, yani violet
çiçeğinden yapılmış reçeller ve şerbetler kavanoz dolusu olarak dükkanların
vitrinlerini süslüyordu.
Kurutulmuş lavanta çiçeği ile doldurulmuş keseler, kuru
menekşe çiçekli keseler, reçel ve şurupları arabanın bagajını doldurup,
aklımızı ve kalbimizi muhteşem güzellikteki "Tourettes Sur Loup"a
bırakıp, St. Paul'e doğru yolumuza devam ettik.
"St. Paul de Vence", sanat ve lezzetin buluştuğu
bir kasaba . Yer gök sanat galerileri! Arka arkaya bütün köy, sanki bir sanat
galerisi. Dünyanın tüm sanatçıları burada. Heykel, resim, cam ve seramik
eserlerin arasından geçip, aradığımız lezzet dünyasına vardık: "Le
Tilleul" adlı restoranda; roze şarap eşliğinde, "Comte",
"Camembert", "Brique" ve "Morbier" peynirleri ve
kaz ciğerimizle, saatler boyunca keyif yaşadık. Ana yemek olarak aldığımız
"Kuzu Etli Tajin", yıllar evvel Marakeş'te "Le Foundouk"
restoranında yediğimi hatırlattı. Güzel yemek ve güzel sohbet, güzel dostluk da
varsa işin içinde, saatler, günler ne kadar da çabuk geçtiğinin farkına
varamıyor insan! Biz üç kafadar, işlerden ve sorumluluklarımızdan uzak, Provans
köylerini keşfe devam etmek üzere "St. Paul de Vence"i geride
bırakıp, Antibes'e doğru yolculuğumuza devam ettik.
Antibes şehri, en sevdiklerimin arasında. Kaz ciğeri satış
noktaları, şarap kavları ve Provans peynirleri satış noktalarına bayılıyorum.
Programımızda Picasso'nun müze evi ve "Absinthe" (Absent) içkisinin
müzesini gezmek var. Absent, uzun yıllar boyunca yasaklanmış bir içkiydi. Son
yıllarda serbest satışı başladı. Absent'in diğer adı "Yeşil Peri"dir.
Kristal ayaklı ufak bardakta servis edilir ve Antibes'te içilirse tadı farklı
olur. Bizler Absent içemedik, (doğruyu söylemek gerekirse içmekten çekindik)
ama yerlilerin takıldığı şarap evinde kırmızı burunlu (fazla şaraptan herhalde)
balıkçılarla dolu mekanda birer kadeh şarabımızı içtik. Eski Antibes
sokaklarını gezerken çok lezzet noktasına rastladık. "Le Jardin" ,
"Les Vieux Murs", bu noktaların en güzellerinden. Buralarda yenilen
yemeklerin lezzeti unutulmayacak türlerden…
Antibes'ten uzaklaştıkça, Grasse'ın güzelliğine ve
kokularına kapılma ihtiyacını duyduk; parfümlerin doğduğu bölge. Milyon ton
çiçeklerin toplanıp parfümlerin hammaddelerinin oluştuğu şehir ve bu şehrin
simgesi "Fragonard". Aromatik yağlar, sabunlar ve parfümler. Alice
Harikalar Diyarı'nda gibi hissetmenizi sağlayan bir aromalar dünyası! Dior,
Chanel, Paloma Picasso ve yüzlerce parfüm markaları , "Fragonard"ın
koku piyanosunu kullanıp, kendi markalarını oluşturup parfümler yaratılar…
Patrick Süskind'in, Grasse tepelerindeki lavanta ve gül diyarlarından
esinlenip, "Koku" kitabını yazdığı söyleniliyor buralarda…
Yolculuğumuzun son günlerine yaklaşırken, şarap tadımları
yapacağımız "Chateauneuf du Pape" vadisindeki şatoları ziyarete
gittik. Uçsuz bucaksız bağlarla kaplı bölgelerde, hem muhteşem şaraplar hem köy
lokantalarında yöresel lezzetler tatma fırsatını bulduk. Valizlerimize 20, 30,
40 senelik birkaç şişe şarabı da ekleyerek, bağlar vadisinden ayrıldık.
Gözümüz arkada kaldı diyemeyeceğim, çünkü yanımızda
taşıdığımız yöresel malzemelerle İstanbul dönüşü "Nice geceleri"
organize edip, aynı keyfi yaşayacağımıza dair üç arkadaş birbirimize söz
verdik!



0 yorum:
Yorum Gönder